390.
13 mayıs 2019...

şu kemal sunal'ın filmlerinden birinde bir sahne var ya; bebelerle baş edemeyince ortalarına oturup ağladığı, ben o durumu öylesine çok yaşadım ki.

efendim ben çok geç kaldım anne olmak için.tam yolun yarısında anne olmak nasip oldu.evliliğimizin onuncu yılında.hayatın rutine bindiği, alışkanlıkların mıh gibi çakıldığı bir dönemde.

evliliğimizin ilk yılında başka bir rahatsızlık için kapısını çaldığım doktor anne olmamın imkansıza yakın olduğunu söylemişti halbuki.hiç üstüne de düşmedim çünkü hakikaten öyle bir niyetim yoktu.deli gibi korkuyordum dünyaya bir insan getirmekten.

yıllar yılları kovaladı, iş güç derken bir gün olan oldu ve bebek beklediğimi öğrendim.bu benim için fazlasıyla tuhaftı.bunu öğrendikten iki hafta sonra tuhaflık ve bebe sayısı ikiye katlandı.

ne olacağını ne yapacağımı hiç bilmiyordum ve üstüne de hiç kafa yormadım.normalde her şeyi planlar programlarım ama bu süreci akışına bırakmak istedim.insanlar gebelikle, doğumla, bebekle ilgili bir şeyler okur, alışveriş yapar...
ne bileyim normal budur herhalde.neden bilmiyorum ben hiç birini yapmadım.bebelerin beşiklerini bile doğduktan bir ay sonra aldık.

zaten gebeliğimin çok uzun bir süresi bir odada yatmak zorunda kaldım.bütün vaktimi kitap okuyup film seyretmekle geçirdim çoğunlukla tek başımaydım.

sıfır bilgiyle annelik 101'e adım attım.prematüre doğan el kadar iki canla başbaşa kaldım.bebeler o kadar küçüktü ki tutamıyordum bile.öylesine yoğun bir süreç yaşadım ki doğumdan bir ay sonra eski kilomun bile altına düşmüştüm, 49 kilo.

bir buçuk yıla yakın perişanlıkla geçti.yaşadığım fiziki ve ruhsal yorgunluğu anlatmaya gerçekten kelimeler yetmez.hiç alışkın olmadığım bir coğrafyada yaprak gibi oradan oraya savruldum.insanın işi hiç mi bitmez, benim hiç bitmiyor.
hala çok zorlanıyorum.bütün zamanımı kaplıyorlar.günün, bazen gecenin her saati ayakta olabiliyorum. günümün üç dört saati bebeleri sallamakla geçiyor.bu karalamaları genellikle bebeleri sallarken yazıyorum.

tam doyurdum bitti diyorsun midesi bir kalkıyor fındığın, ne yediyse çıkarıyor olmadık zamanda.altını bezlemekle meşgulsün pat, biri şangır şungur suratına işiyor.uyudu heralde deyip çıkıyorsun odadan bir çığlıkla sar başa.

yemek yapmak, yemek, banyo yapmak, tuvalete gitmek ve hatta dişini bile fırçalamak için en uygun zamanı kollamak zorundasın.bir bardak çayı bırak su bile içmeye vakit olmuyor bazen.şu evin halini biri görse suratıma tükürür diyorum herhalde, hakikaten öyle.bütün gün topluyorum dağılması beş dakikayı bulmuyor, yetişemiyorum artık.

çekmecelerin, dolapların içi darmadağın, aradığım hiçbir şey yerinde bulunmuyor.elimin altında sürekli bir bebe ve elleri her yerde.bebesiz bir adım atmak namümkün.insanların çoğunun şikayet ettiği bu karantinada ben 2.5 yıldır debeleniyorum.mesleğimden, tüm sosyal yaşamımdan uzakta.
televizyonda bile insan yüzü görmediğim oluyor günlerce.ve geleceğin ne getireceğinden o kadar çok korkuyorum ki.

hep işkembeden sallıyorum inanması zor belki de abartı gelebilir size ama durum bu.

bunları çektiğim çileyi anlatmak için yazmadım aslında niyetim bu değil.benden çok çok zor koşullar altında, maddi manevi zorluklarla hayatını idame ettirmeye çalışan annelerin olduğunun farkındayım.
onların yanında benimki küçük bir kas yorgunluğu, ben küçücük bir örneğim.

anne olmayanların az biraz gözünü korkutmuş gibi oldum sanki.hiç mi iyi tarafı yok bu meredin diyorsunuzdur.

olmaz mı?

biri size anne diyor daha ne olsun.bu kadarı bana yetti efendim.

annelerinize kocaman sarılın, kıymetini bilin.anneler gününüz kutlu olsun.
devamını gör...
391.
renkleri değişiyor dünyanın. aslında gözümüzün önündeki perdenin rengi değişiyor. bazen hoş bir kızıllık vuruyor, sabah oldu diyoruz. ama bu hızla tükeniyor, kayboluyor. perdenin varlığını gizleyecek bir karanlık çöküyor sonra. gözümüzün önünde perde mi var gözümüz mü kapalı fark etmiyor artık. olsun, bu karanlığın verdiği güveni seviyoruz. çünkü o geldi mi uzun kalıyor. hem sevmeyip ne yapacağız? perdeyi açmak mümkün değil. biraz aralamaya niyetlenmek ise büyük yanılgı. ardında görmeye değer bir dünya mı var? güneşin doğuşu güzeldir, diye anlatır hep perdesiz gözler. hatta dağın ardından yükselirken kendisinden önce renkleri görünürmüş gökyüzünde. sarılar, pembeler, maviler hep karışırmış birbirine. ama bütün olmazlarmış, öyle söylediler. o dakikalarda her bir rengi ayrı ayrı seçmek mümkünmüş. hiç merak etmedim doğrusu. bir ara merak edecek gibi oldum aslında. ama perdemi seviyorum. bu perdenin ardına çıkanlar bir daha eskisi gibi olmazlar, bunu biliyorum. neyse, yazımı burada noktalıyorum. karanlık çökmek üzere. perdenizi sıkıca örtün lütfen.
devamını gör...
392.
uzun, kurşuni saçları peşini bırakmamıştı yıllardır. saçlar, üzerine giydiği, daha doğrusu üzerinden hiç çıkarmadığı, bir zamanlar beyaz olan elbisesinin kuyruğunu takip ederdi, birkaç dal parçası ve birkaç kuş ölüsüyle beraber. kadın, kendini bildi bileli çıkmamıştı sınırlarının dışına. masallarla büyümüştü, neredeyse tek. bir minik elf gelirdi her gece ve kulağına bildiği tüm masalları fısıldardı uykudan önce. elf de başkalarından duymuştu anlattıklarını. kulaktan kulağa yayılmıştı işte tüm bu anlatılanlar. ancak geçirdiği otoplasti ameliyatı yüzünden istirahatte olan elf de gelememeye başlayınca kadın yalnızlığı biraz olsun hissetmişti. "masallarla büyüdü" dediysem de oturup beyaz atlı bir prens beklediğini sanmayın kadının. çünkü prenslik mevzusu tüm o geri kalmışlıklarla beraber geride kalmıştı. kadın da bundan payını almış, prens suyuna çorba ile kuraklığın getirdiği açlık ve yoksulluk dolu günlerden kurtulmayı başarmıştı. ayrıca atların nesli çoktan tükenmiş, elinde kalan kemik parçalarıyla derme çatma bir salıncak yapmıştı. vücuduna batan kemiklerden duyduğu rahatsızlık onu kaz tüyleriyle doldurulmuş bir yastık yapmaya zorlamasa, ki bu biraz da meraktı, günü öncekileri aratmayacak bayağılıkta geçip gidecekti. hemen yan taraftaki eve daha yeni taşınan, oldukça sıra dışı o adamın bahçesindeki kazlara dikmişti gözünü. adam hakkında konuşulanlara kulak misafiri olmuş, her gün dokuz beş çalışan bu devlet memuru hakkında daha fazlasını öğrenmek istemişti. fakat bunu kendisine itiraf etmesi olanaksızdı. evinin önündeki ağaca çevirdi aniden bakışlarını. gözünü ağaçtan ayırdığı birkaç saniye bir şeyleri değiştirmiş, yıllardır tek bir yaşam belirtisi göstermeyen solgun gül ağacının dallarında kıpkırmızı güller açıvermişti. fakat bunun üzerine düşünmeye ayıracak vakti yoktu. şunun şurası sadece birkaç yüzyılı kalmıştı.
devamını gör...
393.
ne kadar zamandır uçmakta olduğunu artık unutmak üzereydi, nerde biteceğini bilmeyen yolu boyunca 2-3 yerde durmuş sonra oraların kalması gereken yer olmadığını anladığında tekrar yola koyulmuştu.

tekrar aynı noktaya geldiğinin farkındaydı ama, o kaçınılamaz sonun yaklaştığını hissediyordu, tüylerindeki mavinin parlaklığı solmuş, gri siyah bir renge bürünmüştü. ne kadar zaman önce bir şeyler yediğini unutalı bile çok zaman geçmişti. kendini tekrar bırakmak üzere olduğunun farkındaydı, nereye uçuyordu ki zaten?
varması gereken yer neresiydi?

bilmiyor, sadece "bu son kanat çırpışım artık" diyeceği o kaçınılmaz noktaya gelmeyi bekliyordu.
bir an gelecek, ya bedeni ona ihanet edecek ya da aklı ve mantığı "tamam yeter artık" diyecek ve düşecekti.

gündüz ya da gece bile olduğunu bilmediği bir zaman diliminde yolunun üzerinde zayıf bir parlaklık dikkatini çekti, aslında hiç de adeti olmadığı halde iflah olmaz merakı yüzünden kanatlarını kapatıp o parlaklığın yanına indi.

karşısında dünyanın en güzel ama bu güzelliğinin farkında olmayan, oldurulmayan incisi vardı. o - olması gereken - parlaklığı olmasa bile çok güzel bir inciydi bu.
ve bu inci konuşuyordu, üstelik kuşun dilinde.

inci "seni yolundan çevirdim, öyle güzelsin ki sadece seni biraz daha iyi görmek için kabuğumdan çıktım o sırada cılız ışığım seni rahatsız etmiş olmalı. özür dilerim, tekrar yerime döneceğim, lütfen sen de yoluna devam et" dedi mavi kuşa.

kuş hayatında duyduğu en güzel sesin sahibine baktı. "hayır" dedi, "konuş lütfen, anlat."

inci anlattı, mavi kuş dinledi.
mavi kuş anlattı, inci dinledi.

birlikte nefes aldılar, aldıkça artlarında taşıdıkları yılların ve yolların izi azaldı, bunu anladılar. zaman zaman kuş kaçmak istedi, çünkü en iyi bildiği şey buydu zaman zaman da inci.
ama ne birbirlerine gitmek için izin verdiler, ne de birbirlerinden kopacak o gücü buldular kendilerinde.

ve sonunda pes ettiler, kırgınlıkları korkuları beraberce yendiler.
onların bu delice hallerini gören zamanın tanrıları onlara acıyıp bu iki yanyana gelmez hâli tek bir hâl haline getirdiler. üzerinden binlerce yıl geçtikten sonra insanoğlu onların bir haline deniz dedi, öyle bildiler.

ama denizin o hırçın, baş edilmez, mavi halini bir kuştan, o sakin, anaç, inci parıltısı yakamoz halinin de bir inciden geldiğini hiç mi hiç kimse bilmedi.

bugün bile anca deniz izin verirse bir inci görmek mümkündür, anca inci izin verirse o denizin en mavi hali görülür.
devamını gör...
394.
hep böyle olmuyor mu? hep bu anlar mahvediyor beni. hep bu günler... her sabah aynı tekdüzeliği, hiçliği kucakladığım sabahlar. mutsuzluk, bıkkınlık, yorgunluk hatta daha da kötüsü “boşluk”. binlerce delirmiş el tarafından büyük bir irade ve azimle çekiliyorum boşluğa. her kaçma, saklanma girişimim binlerce delirmiş el tarafından fark ediliyor. beni hapsetmek için daha güçlü prangalarla bağlıyor. her seferinde daha da zor oluyor kaçmak. her seferinde prangaların ucuna yükler, ağırlıklar ve yeni delilikler ekliyorlar. hem bunca çaba neden? sonunda geri döneceğim bu kadar belliyken. böylesine aşina, bilindik, kaçınılmaz olan bir şeye karşı durmak neden?

kendimi bu kadar kabullenmez, kendimi görmek, duymak, hissetmek dahi istemezken “binlerce delirmiş eli” içinde barındıran “boşluk” beni her seferinde kabul etmedi mi? yaşadığım sahte mutluluklar, yüzüme yapışmış olan ve büyük bir yalanı ardında gizleyen, samimiyetsiz gülüşlerimi silip, bana özgürlük vadetmiyor mu? kendi kaçınılmaz acımasızlığı ve siddet seven karanlığının ardında bana tüm şefkatiyle kucak açmıyor mu? acılardan kaçmayı, mutluluk ve mutsuzluklardan....
boşluk ve hiçlikten başka hangi yüce mertebe bunu sunabilir?

seneler evvel yaşamakta cezalandırıldığım bu hayat bana yalnızca acı ve keder bahşetti. acınası bir bebeklik, acınası bir çocukluk, gençlik ve şimdi. neresinden tutsam parçalanıyor. kötülükler o kadar şeffaf bir siyaha sahip ki, ardındaki güzellikleri göstermesine karşın, onlara ulaşmamı imkansız kılıyor. sanırım en büyük kötülük bu. görmesine izin verip, ulaşmasını imkansız kılmak. her bir zerremde hissediyorum çaresizliği. önce bedenime işliyor ardından kalbime, beynime, ruhuma ve sonra tüm benliğime sahip oluyor. geriye güzel olan hiçbir şey kalmayana dek durmuyor. en kötüsüyse, artık “şeffaf siyahlık” ardındaki güzellik manzarasını göstermeyi de reddediyor. ve sanırım, artık görmek de istemiyorum. vazgeçiyorum. yaşamak yıpratıyor; yoruyor.

çocukluğuma ait, tanıdık o his... vazgeçiş, acizlik, kendine ve kimseye tahammülü olmayışlık... gözyaşı akıtamayacak kadar yorgun hissetmek. bir yatağa uzanıp binlerce deli elden oluşan, güçlü kollarıyla seni sarmalayan, kendince şefkatli bile olan o boşluğa teslim olmak... yapılabilecek tek şey kalana kadar tüm seçenekler tükeniyor sonra. her zaman olduğu gibi. hala yazabilecek kadar iyiyken yazmam gerek. ne hissettiğimi bilmeden, kendimi boşluğa bırakmaya hazır dahi olsam, deniyor ve çabalıyorum. ama o kadar yorgunum ki. neye kızdığımı, neye üzgün olduğumu ya da yeniden neden bu hale geldiğimi dahi bilmiyorum. bir seyler değişti sanıyordum. oysa hep aynı çirkinlikle çevriliydi etrafım. şeffaf karanlığın ardından gördüklerimle yetinmişim bunca vakit. ama artık gerçeği bir kez daha tüm benliğimle kavradım. kömür karası şeffaflığın ardında gizli olan aydınlık, güzellik orada ve ben asla dokunamayacağım. asla ona sahip olamayacağım.
devamını gör...
395.
yes it is a book.
hayır hayatım kitap değil.
hayatım deme! sen kim köpek?
köpeklere ne laf sokuyorsun.
biraz insaniyet.
devamını gör...
396.
7/24 çalışan beyinleri
devamını gör...
397.
yaşadığımız bu dünyanın anlamını belki baştan beri yanlış anladık. aklımda bir açıklama var aslında ama çok da emin olamıyorum. bu kadar kargaşanın, karmaşanın, kaosun açıklaması belki çok da çözülemez değildir. belki de hepimiz çoktan aklımızı yitirdik. bunca halüsinasyon, bunca sayıklama, bunca vahşet hep bu yüzden. durmadan doğru olmadığına emin olduğumuz şeyler yapıyoruz, kendimize ve çevremizdekilere bir şekilde zarar veriyoruz, güzel olmayan her şeye karşı bir düşkünlüğümüz var, güzel olanları ise yok etme insiyakı ile dopdoluyuz. gerçekten biraz geri çekilip bakınca göreceğiz ki hepimiz deliyiz. o zaman, belki de bu dünyayı koca evrenin akıl hastanesidir. belki burda kapana kısıldık ve bizim ölüm diye bildiğimiz şey bu tedavi sürecinin nihayet ermesidir.
devamını gör...
398.
günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları derler ya yeşilçam filmlerinde, ben de ömrü kovalıyorum sanki. sanki normalden daha çabuk bitsin diye elimden geleni yapıyorum gibi geliyor. kader bu kadar mı sevmez bir insanı, bu kadar mı acımasız davranır ?
keşke cevaplarını bulabileceğim sorularım olsaydı ama maalesef vaziyet bunu gösteriyor.

ben insanlarla yakın olmaya çalıştıkça sanki bir güç yalnızlığımı olanca gücüyle besliyor, büyütüyor. ben bunları hak edecek ne yaptım diye sorduğumda ise cevap verecek bir nefes bile yok etrafımda.

çok şey istiyorum demek ki. bir el olsa da saçımı okşasa, bir çift göz gözlerime baksa, bir omuz, bir diz olsa. ama sadece boş hayaller ile hiç bir şey düzelmiyor maalesef. ne kadar hayal, ne kadar rüya, o kadar acı olarak geri dönüyor bana.
bu dünyada gülmeyi sadece ağzımla yapabildiğim bir durumdayım. ne mutlu gönülleri gülenlere...
devamını gör...
Bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

"kafa sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.